Pirenses Jadı Jedi's Blog

Just another WordPress.com weblog

  • Categories

  • Recent Comments

    sona on
    sona on evvel zaman
    JADI JEDI on
    Anonymous on
    sona on VENGO
  • Enter your email address to follow this blog and receive notifications of new posts by email.

    Join 3 other followers

kıyamet

Posted by pirensesjadijedi on February 8, 2009

gökten yağmur boşanıyor.

Karanlık taş caddede ıslanmaktan kaçan insanların arasında ilerliyorum. Anlamsız bir panik var ama kimsede farkındalık yok. Ağır bir tuhaflık hissediyorum.

Tüm dükkanlar batmış, kapalı kepenkleri fırtınada sokaklarda dalgalanıyor. Tuhaf müziklerin sesleri geliyor yağmurun arasında.

Beta ayakkabıcısı da ekonomik krize dayanamamış ve tüm ayakkabılarını veresiye dağıtıyor.

Islak karanlık sokakta parlak ışıklı ayakkabıcının önünde duruyorum ve adam davetkar gülümsemeyle beni ayakkabı almaya davet ediyor.

Giriyorum. Bakıyorum anlamsızca. Tam çıkacakken küt burunlu topuklu beyaz ayakkabılar ilişiyor gözüme.

Yürüyorum ayakkabılara. ‘Numarası kaçmış ki acaba’ demeye kalmadan ayağıma geçiriyorum ayakkabıları. Bir masalın kahramanı gibi hissediyorum o anda. Çekinerekten çantama koymamla birlikte dükkandaki insanların açgözlü enerjisi üzerime çöküyor ve ben de elime geçeni atıyorum sırt çantama.

Koşaraktan rıhtıma gidiyorum. Evim olan eski ingiliz korsan gemisi yağan yağmura azmeden tahtalarını coşkuyla çarpan dalgalarda gıcırdataraktan beni bekliyor.

Tüm kumpanya orada… Hepimiz bir oyun grubunun üyesiyiz. gelmişten geçmişten kim kiminle çalışmışsa aynı tahta gemide bir aradayız…

Sularımı silkerekten hızla gemideki bölmeme gidiyorum. Arkadaşlarım yatağımı benim istemediğim bir köşeye sermişler. Yine aynı şey olmuş ama bir sebebi vardır elbette. Bakarken yatağımın olduğu yere gözüme ilişiyor karyolanın başını bekleyen mor camlı gaz lambası ve gemiyle birlikte eğrilip bükülen kırmızı, mor ve yeşilli yatağımın yanı başındaki geminin camı.

Çantamdan ayakkabıları çıkarıp gösteriyorum bana telaşla yatak olayını anlatmaya çabalayan arkadaşlarıma. Çantamdan çıkan ayakkabılar beni hayerete sürüklüyor. Nasıl bunları beğenebilmişim acaba? Veriyorum dostlarıma çizmeleri… En çok çizme almışım. Çiçekli, fermuarlı, kovboy ne varsa… Sonunda çıkarıyorum prenses ayakkabılarımı. Beyazlıkları elerimde parlıyor. Onlara bakarken aklıma düşüyor bir sigara yapmak. Nerede olduğunu biliyorum ama gidemiyorum sigaralığa…

… yola çıkmış olan gemimiz dalgalarda savruluyor ve aklımda sigaralık olsa da farkındayım bu gidiş normal bir gidiş değil. Ben yatağımın yerini değiştirirken, çizmelerle oynayan arkadaşımın sesini duyuyorum:’ne oluyor farkında mısın?

Tufan bu… Sonun başlangıcı.

Sağ pencereden bakıyorum ve geminin burnunun havaya kalktığını görüyorum. Şimşekler sabah olması gereken günü yaratıyorlar: Ucu yok olmuş ufukta parlayaraktan kesiyorlar kara renkli gökyüzünü.

Gemi batarsa düşüncesi ile yanıma ne almam gerektiğini düşünüyorum. Tam çantaya yönemişken yerlerde kayaraktan geri gidiyorum. Aklıma düşen sigaralığı boşveriyorum yine. Annemler geliyor aklıma. Biliyorum artık yoklar ve ben ancak babamın sesini duyabilmişim en son olarak: taa tufan başlamadan az önce aradığında. Annem yine gerek görmemişti benimle konuşmaya. İçim buruluyor.

Beyaz ayakkabılar da düşedursun, bilicimden bir huzur akıyor yüreğime: bu gemi herhangi bir gemi değil. Bu gemi seçilmişlerin toplandığı gemi. Bizi gitmemiz gereken yere götürüyor.

Bu huzur geldikten az bir süre sonra hava gri bir dinginliğe ulaşıyor ve kendimi bir adanın limanında buluyorum. Kaptansız gemimiz bizi bu kütle halindeki kocaman taşların yığınından yapılmış bir limana getiriyor. Gökyüzü gümüş rengi ve herşey lodoslu günlerde olduğu gibi detaylarıyla parlıyor. Adanın kütle kayalarla çevrili inişli çıkışlı sahilinin ardında sanki tüm yağmurdan ıslanmadan kalmayı başarmış bir bozkır tepe var.

İniyorum rıhtıma. Masif kütlelerin ardında kocaman bir bina. Dev camlarıyla beyaz çerçevelerden oluşmuş. Sydney opera binasını andırıyor.

Kalabalık var. Tahminimden de fazla.

Nereye gitmem gerektiğini ve ne yapmam gerekiğini biliyorum ama nedense yanımda bir tanıdık istiyorum. Fakat herkes dağılmış kendi yoluna. Sıralarca insanlar bir takım yerlere gidiyoruz. İnsanların konuşmaları uğultu halinde havada.

Bu sırada kısa saçlı, incecik, yaşca benden daha büyük bir bayanla tanışıyorum. Elinde katlanmış kart gibi bir şey var.

Bana ‘ Tuhafan herşeyi yerle bir etti. Buranın dışında tufan devam ediyor biliyor musun? Bizi buraya gönderdiler.‘ Bilincimle şaşırmama karşın söylediklerine biliyorum sanki bu mevzuyu zaten. Kaynaşıyoruz hemen bu enerji dolu siyah tshirtlü bayanla. Hafifleten bir enerjisi var. Konuşuyor, bilgi veriyor. Ama çoğunu duyamıyorum, çünkü biliyorum.

Sıra ilerliyor farketmeden biz. Binanın içindeyiz. Her yer beyaz duvar ve cam, yerler ise gri beton.

Elindeki kartın katlarını açıyor bi ara ve gösteriyor. O sırada duyuyorum söylediklerini: ‘ Bak bu haritada tufanın yıkıp yoketmesi gereken yerler işaretli. Geçmişten kalan bazı kültürler ve şehirler var. Onların gitmesi gerekiyor. Yalnış enerji taşıyor onlar. Bunlar batarken doğru enerji taşıyan diğerleri yukarı çıktılar ve çıkıyorlar. Şu anda üzerinde bulunduğumuz eski uygarlık gibi…Bizi gemilerimiz iyi enerji olanlara getirdiler.

Bunları dinlerken bakıyorum haritaya. Gözüm ilişiyor Türkiye’ye: İstanbul hala tufan altında ve kasırgalar sürüyor; anadolunun ortasındaki tufan birazdan bitecek; güneydoğu akdeniz kötü durumda ama ege ile akdenizin kesiştiği nota fena değil…

Bir anda farkediyorum ki büyük bir salondayız. Bir çok insan var. Ellerinde aristokrat bir edayla tuttukları şarap bardaklarıyla dikilirken heykel gibi sanki bu tufanı izlemek için önceden burada yerlerini ayırtmışlar tavrı var. Ne bizi ne de arkadaşımın heyecanlı sesini farkediyorlar. Tam ben bunlara bakarken binayı aşacak büyüklükteki dev bir dalganın uzaktan gelişini farkediyoruz. Bunu bir sinema filmi gibi seyreden isanların arasından aceleyle koşaraktan o salondan çıkıyoruz.

Arkadan önce heyecanlı sonra da korku dolu çığlıklar geliyor ve sessizliğe gömülüyor.

Biz sadece dalganın ucundaki sularla yıkanıyoruz.

Ürperten ıslaklığımla oturuyorum rıhtımda geldiğimiz kayaların üzerine. Arkadaşım diyor ki ‘Buraya her gelen de seçilmiş değil. Burada da bir testten geçiliyor. Gördün
Artık o kadar çok insan yok. Bir ıslaklar ordusu gibiyiz. Bir anda bir ses duyuyorum. Bir zamanlar birlikte çalıştığım Steve Tiplady’yi görüyorum mavi yağmurluğu ile. Yazdığı şiiri okuyor. Mutlu bir şiir. Tufana ait bir şiir. Bakıyorum geldiğim gemidekilerin çoğu kayalarda oturuyor. Herkes ıslak, ama herkes de mutlu bir marurluk var.

Gümüş ufka bakarken evimden çok uzakta oluğumu ve bir daha oraya dönemeyeceğimi farkediyorum. Dostlarım nerede? Sona nerede? Zilliler nerede?Umut kim bilir nerede?

Onları gemilerinde hayal ediyorum.

Sonra aklıma yine sigaralık düşüyor; ama yine boşveriyorum…

JADI JEDI ’09 ©Şubat/February 2009
Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

 
%d bloggers like this: